Sinoplu Diyojen

Diyojen MÖ 412’de Sinop’ta doğdu. Babası şehrin ünlü bir bankacısıydı. Diyojen yaşı büyüyüp de babasıyla beraber çalışmaya başladığı zaman altına değersiz madenleri karıştırmaya başladılar ve sonunda bir gün bu ortaya çıktı. Diyojen, şehir yönetimi tararafından “Sinop’u terk etmekle” (ya da kendi deyimiyle onları Sinop’ta kalmaya mahkum etmekle) cezalandırıldı. İleride erdemi savunan büyük bir filozof olduğunda kendisine bir zamanlar kalpazanlık yaptığını hatırlatanlara “Evet, bir aralar sizlere benzemem gerekmişti. Ama siz benim şu anki halime asla gelemezsiniz” diye cevap verecekti.

Kölesi Manes’le beraber Atina’ya geldiler ve kısa bir süre sonra Manes kaçtı. Manes’i kovalayıp, geri getirmesi söylendiğinde “Manes ben olmadan yaşayabilmeyi göze alıyorsa, ben o olmadan yaşamayı neden beceremeyeyim?” diye cevapladı. Ve Antisthenes adlı filozofun derslerine katılmaya başladı.

Antisthenes “Kinizm” adı verilen bir düşünceyi savunuyordu. Buna göre— tüm filozofların o sırada ulaşmaya çalıştığı şeye— erdeme ulaşmak için açgözlülüğe, hırsa ve ahlaksızlığa karşı savaşmak gerekiyordu. Dünyadaki problemlerin en önemli kaynağı “medeniyet” yani uygarlıktı. Uygarlık insan hayatını karmaşık hale getiriyor ve arzu edilebilecek daha fazla gereksiz şey yaratıyordu. Hırsına ve açgözlülüğüne yenik düşüp bu gereksiz şeyleri elde etmek için birbirleriyle kavga etmeye başlayan insan hem kendisini mutsuz ediyor, hem de çevresine zarar veriyordu. Diyojen var olan tüm sosyal değerleri —para, uygarlık, sosyal statü, şöhret, güç, lüks, aile değerleri, gelenekler, evlilik, politik organizasyonlar, devlet, yöneticiler, mülk edinme, namus, onur, gurur— reddediyor; tamamen gereksiz ve zararlı görüyordu. İnsanlar doğaya dönüp, uygarlıktan tamamen uzak, basit ve aynen hayvanlar gibi yaşamalıydı. Oysa insan hayatı bu basitliği yok eden unsurlar tarafından esir alınmıştı. Kinizmin asıl amacı insanın kendi kendisine ve isteklerine hakim olabilmesi, yetebilmesi ve doğaya uyum sağlayabilmesiydi.

Antisthenes’in bu düşüncelerini benimseyip en uç noktaya taşıyan Diyojen bir fıçıda yaşamaya başladı. Üstündeki tüm giysileri çıkarıp bir pelerin giydi; medeniyetin sunduğu tüm olanakları, eşyaları, giysileri, süsleri, yiyecekleri reddetti. Bir fıçının içinde yaşamaya başladı ve su içmek için tasını kullanıyordu. Derken… Köylü bir çocuğun elleriyle su içmeye başladığını görünce tasını da attı. En basit şekilde besleniyor, hiçbir şeye sahip olmak istemiyor ve kendi kontrolünü sağlamak için bedenini çok soğuk ve çok sıcağa maruz bırakıyordu.

Diyojen’in hayatındaki önemli bir dönüm noktası Ege denizinde bir gemide gezerken korsanlara yakalanmasıyla başladı. Korsanlar onu ve yakaladıkları diğer esirleri köle olarak satmak üzere Girit Adasına götürdü. Satılırken bütün kölelere uzmanlık alanları ve en iyi bildikleri iş soruluyordu. Hepsi “Çok iyi silah yaparım, çok iyi tamir yaparım, çok iyi tarla bakarım” gibi cevaplar veriyordu. Diyojen’in bu soruya cevabı “Çok iyi efendilik yaparım, beni efendisi olarak almak isteyen varsa gelsin” oldu. Bu cevabı duyan Xeniades adlı Corinthli bir zengin onu satın aldı ve çocuklarını eğitmesi için onu evine getirdi. Diyojen bundan sonra ömrünün sonuna kadar orada kaldı.

Burada başından geçen önemli bir ayrıntı da İskender’le karşılaşmasıydı. Babası Kral 2. Philip Corinth’i ele geçirince şehirdeki tüm dalkavuklar, yağcılar onu ve oğlu İskender’i selamlamak için birbirleriyle yarışıyorlardı. O sırada 18 yaşında olan İskender şehirde dolaşırken yerde güneşlenen ve onu hiç umursamayan yaşlı bu adamı gördü:

İskender:”Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben İskenderim!” dedi.
Diyojen: “Ben de Diyojenim”
İskender: “Ben Makedonya Prensiyim. Nasıl olur da bana selam vermezsin?”
Diyojen: “Niye selam vereyim ki? Sen benim esirimin esirisin.”
İskender: “Ne demek istiyorsun?”
Diyojen: “Bak ben nefsimi kendime esir ettim. Onun istediği hiçbir şeyi yapmıyorum. Hiçbir dünya nimetinde gözüm yok. Oysa sen nefsine esir olmuşsun ve gözün altınlarda, güçte, toprakta ve parada.”
İskender: “Böyle konuşuyorsun ama benden hiç korkmuyor musun?”
Diyojen: “Sen nesin? İyi misin, kötü müsün?
İskender: “İyiyim tabi ki”
Diyojen: “Neden iyi bir şeyden korkayım ki?”

İskender, Diyojen’in adını daha önce de duymuştu ama bu kadarını beklemiyordu

İskender: “Peki, seni sevdim. Dile benden ne dilersen”
Diyojen: “Güneşimi kapatıyorsun. Gölge yapma, başka bir şey istemem”

Dünyanın en güçlü adamının oğlu, İskender yanındakilere döndü ve “Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” dedi.

Kinist Yunanca köpek-gibi anlamına geliyor. Diyojen’e de herkes köpek diyordu ki ona böyle denmesi onu mutlu ediyordu. Bir köpek medeniyeti umursamadan, doğaya uygun ve hiç kimseyi kafasına takmadan rahatça yaşıyor ve kimin düşman, kimin dost olduğunu anlayabiliyordu. Diyojen de aynı şekilde, bir köpek gibi, sokakta istediği gibi dolaşıyor, karnı acıktığı yerde yemek yiyor ve kimseyi umursamıyordu. Hiç kimsenin onayını almak veya beğenisini ya da nefretini kazanmak onun için önemli değildi. Bütün bunların yanında Diyojen tarihte “Ben Dünyalıyım” diyen ilk insandı.

Felsefe tarihinde rakipsiz bir zeka, espiri anlayışı ve hazır cevaplılıkla Diyojen herkesi ayar ediyordu. Bir gün çok dar sokaktan geçerken karşısına çok şık giyimli, boynu mücevherlerle dolu oldukça zengin bir adam çıktı. Yol dar olduğu için ikisinin aynı anda geçmesi mümkün değildi ve birinin kenara çekilmesi gerekiyordu. Adam üstsüz, başsız, perişan haldeki Diyojen’e baktı ve “Ben beş para etmez bir serseriye yol vermem” diye bağırdı. Bunun üzerine Diyojen “Ben veririm” dedi ve kenara çekildi. Annesi fahişe olduğu için kendisiyle dalga geçen bir gruba taş atan ufak bir çocuğa “Dikkat et de babana gelmesin” demişti. Plato insanı “iki ayak üstünde yürüyen kılsız bir hayvan” olarak tanımladığında Plato’nun okuluna tüyleri yolunmuş bir tavuk bıraktı ve üstünde “İşte insanın Plato” yazıyordu. Bunun üzerine Plato tanıma “geniş tırnaklı” ifadesini ekledi.

O sıradan, hiçbir şeyi merak etmeyen, sorgulamayan ve günü birlik yaşayan insanları öylesine küçümsüyor ve nefret ediyordu ki gündüz vakti elinde mumla Corinth sokaklarında dolaşıyor ve merakla ne yaptığını soranlara “Adam arıyorum! Adam!” diye cevap veriyordu. Diyojen MÖ 323’de İskender’in öldüğü gün yaşamını kaybetti. Corinth’de mezarının başına bir köpek heykeli dikildi. Aynı şekilde Sinop’ta da adına bir heykel dikildi. Ölümünden tam 1500 sene sonra aynı topraklarda yaşamış bir başka büyük düşünür, Mevlana, beyitlerinde ondan şöyle bahsedecekti:

“Dün şeyh, şehrin çevresinde, elinde bir mum dönüp duruyor,
Şeytandan devden usandım; insan istiyorum, insan diyordu..
Biz de çok aradık dediler, bulunmuyor.
Dedi ki: O bulunmuyor dediğiniz yok mu, işte onu istiyorum ben”
(Divan-ı Kebir Beyit 2462-2463)